İNFİAL

Atilla AKAR





Kitapları

komploteorileri

“Mafya: Yeraltının Kriminal Efendileri”

Profil Kitap. 2020

komploteorileri

“CERN Komplosu!.. Galaktik İstila!..”

Profil Kitap. Kasım 2018

komploteorileri

HEDEF EYFEL!..: Yeni Dünya Kaosu Tetiklenirken!..

Siyah Beyaz Yayınları. Ekim 2016

komploteorileri

Börü Budun : “Aşina Soyu”nun Muhafızları

Profil Yayınları. 2015

komploteorileri

Zihin Kontrol Operasyonları

Profil Yayınları. 2012

komploteorileri

Derin Devlet / Devletin Paralel İradeleri

Profil Yayınları. Kasım 2011

komploteorileri

Derin Dünya Devleti (Genişletilmiş 10. Baskısı)

Profil Yayınları. 2011

komploteorileri

Türk Mafyası

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Suikastlar Cumhuriyeti / Derin Tanrılar Kurban İstiyor!

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Gizli Suikastlar / Şüpheli Ölümler (Genişletilmiş 2. Baskısı)

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Türkiye Komplolar ve Provokasyonlar Tarihi

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Komplo Teorileri

Profil Yayınları. 2009

gizlisuikastlar

Gizli Suikastlar

Profil Yayınları. 2009

Suikastlar2009

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2009

Derin Devlet

Derin Devlet

Siyah Beyaz Yayınları. 2008

Mafya

Mafya

Timaş Yayınları. 2008

Kriminal Komplo

Kriminal Komplo

Profil Yayınları. 2007

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

Mephisto Yayınları. 2006

Kamikaze Operasyonu

Kamikaze Operasyonu

Timaş Yayınları. 2006

Casuslar

Casuslar

Timaş Yayınları. 2005

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Timaş Yayınları. 2004

Eski Tüfek Sosyalistler

Eski Tüfek Sosyalistler 3.Baskı

Babil Yayınları. 2004

Suikastlar

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2004

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Timaş Yayınları. 2004

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Timaş Yayınları. 2003

Derin Dünya Devleti

Derin Dünya Devleti

Timaş Yayınları. 2003

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Gendaş Yayınları. 2002

Öteki DSP

Öteki DSP

Metis Yayınları. 2002

Erotizm

Erotizm

BDS Yayınları. 1999

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

GSD Yayınları. 1993

Horzum Labirenti

Horzum Labirenti

BDS Yayınları. 1990

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

İletişim Yayınları. 1989









Da Vinci Şifresi’ndeki Gibi Bir Cinayet… ( 20.08.2009 )



     

Da Vinci Şifresi’ndeki Gibi Bir Cinayet…
(Ayrıca Ahmet Hakan’ın “Tutarsız” Yazıları)


Öncelikle belirtmeliyim ki, bu olaydan ne ilginç ve sürükleyici bir roman/film konusu çıkar. Robert Langdon’u kim olur/oynar bilmiyorum ama Da Vinci Şifresi nasıl Louvre Müzesi’nde işlenen bir cinayetle başlıyorsa bu romanda pekalâ Fatih Çarşamba’daki  İsmail Ağa Camii'nde başlayabilir. Adı “Cemaat’in Şifresi”mi olur “Hoca’nın Katlindeki Sır” mı onu bilemem. Tabii ki anladınız İsmail Ağa Camii’nde işlenen son cinayet vakasından söz ediyorum. Olay gerçekten çok çarpıcı ve en sıkı dedektiflerin bile hemencecik altından kalkması zor bir vakaya benziyor.

Efendim uzatmayayım, hepimizin bildiği gibi 3 Eylül günü Hoca Bayram Ali Öztürk cemaate vaaz verirken bıçaklanmak suretiyle 2500 kişinin gözleri önünde öldürüldü. Hocayı bıçakladığı söylenen ise 27 yaşındaki Kahta doğumlu Mustafa Erdal’dı. Buraya kadar her şey normaldi. Ortada bir “maktul” bir de “katil” vardı. Ancak açıklama ve yorumlar birbirini takip ettikçe durum hepten içinden çıkılmaz bir hal aldı. Önce cemaatin galeyana gelerek katili linç ettiği öne sürülecekti. Hemen peşinden gelen ilk polis açıklamasına göre (Ki, bir diğer gariplik İstanbul Emniyet müdürü Celalettin Cerrah’ın 30 Ağustos törenleri esnasında  protestocu 4 öğrenciye halkın linç girişimini öven “talihsiz” (!) konuşması sonrasına denk gelmesiydi)  katil kafasını mihraba vura vura kendini öldürmüştü. Ancak bu haberde kısa sürede kendini tekzip edecekti. Gerek hemen ardından ortaya çıkan ve hocanın  katili olduğu söylenen Mustafa Erdal’ın cep telefonuyla çekilen göğsü yaralı görüntüsü gerekse de ses kayıtları olayın “başka türlü” gerçekleştiğini gösteriyordu. Nitekim otopsi raporu da sonunda “linç” olduğunu doğrulamıştı.

Ardından olayın niçin gerçekleşmiş olabileceği üzerine “teoriler” ve iddialar ortaya atılmaya başlandı. Bunlar arasında cemaat içinde bir “şeyhlik mücadelesi” olabileceği”nden tutun, “Bağcılar ve Fatih grupları arasında çekişme olduğu” (İddiaya göre Bayram Ali Öztürk cemaatin lideri “Mahmut Ustaosmanoğlu’nun sağ koluydu”), daha önce de “cemaate saldırı olduğuna dolayısıyla “ derin devletten birilerinin cemaati Aczmendi türü bir oluşuma sevk etmeye zorladığı” (Mahmut Ustaosmanoğlu’nun damadı ve Çukurbostan Camii’nin imamı Hızır Ali Muratoğlu’da 1998 yılında öğrencileriyle sohbet esnasında öldürülmüştü) “tarikatların psikolojik sorunları olan kişiler yetiştirdiğine”, “Liderliğe oynayan  Cüppeli Ahmet Hoca etrafında toplanan, dışlanmış, hapçı, eski sabıkalı, psikopat karakterli kişiler” olduğu, kimi kelli felli medyatik hocaların “karı-kız meselesi olabileceğine” dair iddiaları, hatta “sünnetsiz olduğuna” (Basına göre bu iddia doğru çıkmamıştı) dair bir dizi laf söylenegeldi. Bunlar olabilir miydi? Elbette, neden olmasın? Hayatta her şey olur!

Ancak olayda gene de bir takım “tuhaflıklar” var gibiydi. Örneğin “katilin” olaydan önceki gece 1.5 saat telefonda kimlerle ve ne konuştuğu bir muammaydı. Önce cemaatle bir ilgisi olmadığı, hatta cemaatten kimsenin onu tanımadığı söylendi. Sonra “ara sıra  takılan biri” olduğu şimdilerde ise “Üçüncü Halkadan Mürit” olduğu söyleniyor. Ancak daha da ilginç bir iddia ağabeyi tarafından ortaya atıldı. Kardeşi Hüseyin Erdal “Arkada saf tutanlardan biri kendisine bir kâğıt vermiş ağabeyimde kâğıdı hocaya uzatırken, 5-6 kişi saldırıp linç etmişler. Belki de o kargaşayı çıkaranlar bıçakladı.” diyordu. Sonuçta her ne ve nasıl olursa olsun “kafa karışıklığı” sürüyordu. (Emniyette nedenine dair bir türlü kesin deliller ortaya koyamamış ve linç edenleri de şu dakikaya kadar yakalayamamıştı zaten!) Kamuoyu her nedense bir türlü ikna olmamıştı.

İşte tam bu esnada sanki mevcut kafa karışıklığını sona erdirecek bir “belge” ortaya çıkıverecekti. Katil mihraba bir “mektup” bırakmıştı! Camii cemaati tarafından bulunduğu ve polise verildiği söylenen mektuba göre katil Mustafa Erdal gördüğü rüyayı anlatıyordu. Rüyasında kendini “şeyh” olarak gördüğünü söylüyordu. (Bu da olabilir tabii. Geçmişte muhtelif tarikatlara mensup kişilerin rüyalar görüp, karısını, çocuklarını, ailesini doğradığını da çok gördü bu ülke.) Ama akla oraya “bırakılmış” bir mektup olma ihtimali de geliyor. (Kriminal incelemede el yazısı tutuyor mu acaba?)  Hani son şüpheleri de ortadan kaldırmak isteyen türden! Öyle ya katil niye bu mektubu üzerinde taşımadı da mihraba koydu? Veya öldürdüğü söylenen hocaya rüyasını “yorumlaması” için vermiş olamaz mı? Dahası neden şimdi birdenbire ortaya nasıl çıkıverdi? Aman!.. Bende çok polisiye okuyorum galiba!

Neyse, gelelim polisin en son açıklamasına. Bir üst düzey polis yetkilisine göre linç olayına 20 kişi karışmıştı: "Cinayetin işlendiği sabah sohbetinde 2 bin kişi varmış. Katil Mustafa Erdal’ı, 1980 kişinin gözleri önünde 20 kişi linç etmiş. Olayla ilgili düzgün ifadeler var. Görgü tanıkları 3 kişinin ’Vurun’ diye tetiklediğini teyid ettiler. Erdal’ı önce bu 3 kişi itmiş, bıçağı elinden almaya çalışmış. Erdal, kafasını mermer minbere çarpmış. Sonra 20 kişi tekmelemeye başlamış."

Güzel “karambol” değil mi? Peki katil olduğu söylenen Mustafa Erdal’ı iten bu “3 kişi” kim? Niye tüm cemaat değil de bu 3 kişinin yönlendiriciliğinde 20 kişi linçi gerçekleştiriyor? Olayın “tetikleyicisi” ya da “yönlendiricisi” aslında bunlar mı? Eğer öyleyse bu “planlı” ve “organize” bir girişim sayılmaz mı? Hatta oraya bizzat olay çıkarmaya ve yaratılmış karambolden istifade “kullanılan katil”i sözümona cezalandıranlar rolüne soyunmuş olamazlar mı? Hatta ve hatta “gerçek katil” veya katiller bunlar arasından olamazlar mı? Biliyorum, muğlak birçok nokta var ama onca gariplikten sonra neden olmasın?

Ne var ki, ortaya atılan her yeni iddia veya soru olayı netleştirmek bir yana daha da işin içinden çıkılmaz bir hale sokuyor gibiydi. Nitekim ben tam yazıyı bitirip, noktayı koymayı planlarken  8 Eylül 2006 tarihli (bugünkü) SABAH’ın “Mahmut Hoca’ya  Çete Suçlaması” manşeti ile çıkması olayı daha da “derin”leştiriyordu. Suçlama Ankara’lı müteahhit Muzefer Ergin’in iddialarına dayanıyordu. Bu iddiaya göre “Sauna Çetesi” lideri olduğu söylenen Kasım Zengin cemaatten para alıp ödememiş ve cemaatin “Kadı Mahkemesi”nde başına silah dayanmak suretiyle yargılanmış, hakkında “Katli Vacip” kararı çıkmıştı. (Bir cemaat, “derin” bir çete reisi, parasal alverler. Oldukça garip ilişkiler!) Ancak Sabah’taki iddialar bununla da kalmıyordu. Mahmut Övür’ün kendi sütununda bahsettiği diğer bir “vahim” iddia ise “cemaate yakın bir kaynağa” dayandığı söyleniyordu. Buna göre Hoca Bayram Ali Öztürk’ü öldüren Mustafa Erdal’ın elinde “6 kişilik bir liste” vardı. Öztürk sadece ilk sıradaki isimdi. (Cemaatte korku yaratan ve “içine kapanmasını” sağlayan acaba bu liste olabilir mi?) Diğer tabirle bir “infaz listesi” bu! Buyur buradan Yak!


GELELİM AHMET HAKAN’A

Şimdi gelelim benim bu yazıyı yazmama asıl sebep olan Ahmet Hakan’ın iki yazısına. (Elbette ki ben tarikatlardan ve cemaatlerden Ahmet Hakan kadar anlamam ve tanımam. Hatta hiç tanımam. Dolayısıyla adı geçen cemaati de tanımam. Bu nedenle aslında bu konuya hiç bulaşmayacaktım ama Ahmet Hakan’daki konuya ilişkin fikri tutarsızlığı görünce dayanamadım.) Efendim bilindiği üzere Ahmet Hakan bir zamanlar hayli makbul bir Tv habercisi ve programcısıydı. Şimdi Hürriyet’te köşe yazarlığı yapıyor. Nitekim Ahmet Hakan’da üç gün arayla bu konuda iki yazı yazdı. Ancak öyle iki yazı ki sanki birbirinin tam tersi. (Bu acayip U dönüşünün sebebi hikmeti ne ola ki?) Adeta ortaya “İki Ahmet Hakan” çıkmış gibi sanki!

Ahmet Hakan 4 Eylül 2006 tarihli ve “Bir cemaatin anatomisi” başlıklı yazısında oldukça “makul” sorular soruyordu. Önce cemaati tanıtarak ve “politik olmayan bir cemaat” olduğunu vurguladıktan sonra başlayan yazısında “komplo kokan” şu yorumu yapıyordu: “Acaba diyorum, bazı ‘karanlık mihraklar’, bu cemaatin üyelerinin sıra dışı görünümlerinden yararlanarak bir provokasyona mı imza atmak istiyorlar?’Galeyana gelmiş Aczmendi tipi bir hareket’ falan mı bekliyorlar? Eğer bunu bekliyorlarsa bilsinler ki, bu cemaatten böyle bir infial çıkmaz. Çünkü bu cemaat, politik bir cemaat değildir. Kendilerine göre bir ‘İslam gettosu’ kurmuşlardır ve kendi hallerinde yaşayıp gitmektedirler. Yani işin içinde gerçekten karanlık mihraklar varsa... Onlara şöyle seslenmek istiyorum: Bu yapıdan size iş çıkmaz, boş yere mabette kan dökmeyin! “

Yazıyı okuduktan sonra “Aferin” dedim Ahmet Hakan’a. Herkesin aklındaki soruyu çok güzel formüle etmiş. Üstelik defalarca “komplo teorilerine karşı olduğunu” ilân etmiş biri için biraz fazla “komplocu” koksa da derdini anlatmayı iyi becermiş. Ayrıca “komplo” demeye utandığından “provokasyon” demeyi seçmiş herhalde.

Fakat ben sanki bunları düşünmemiş ve kendisi de bu yazıyı yazmamış gibi 3 gün sonra yani 7 Eylül 2006 tarihinde bu kez  “İsmailağa cinayetini çözdüm” gibi hayli “iddialı” başlıklı bir yazı yazdı. Bende “bakayım nasıl çözmüş” diye bir göz attım ki, atmaz olaydım. Daha ilk cümlesinde kendini tekzip ediyordu. İhtimalleri sayarken
“ÖNCE geçersiz olan ihtimaller üzerinde duralım: 1- Provokasyon ihtimali: 8 yıl önce cemaatin önde gelen bir isminin kurşunlanarak öldürülmesi nedeniyle bu ihtimal güçlü bir şekilde gündeme geldi. Yeni cinayet sonrası, ‘Acaba cemaat üzerine bir oyun mu oynanıyor?’ sorusu soruldu. Ancak bugün için böyle bir ihtimalin hiçbir geçerliliğinin kalmadığını söylemeliyim. Çünkü ne cinayetin işleniş biçimi, ne de katilin kimliği böyle bir ihtimali geçerli kılıyor. Ayrıca 8 yıl önceki cinayet göstermiştir ki, bu tür olaylar bu cemaati provoke etmiyor!”

Ardından olayın “Kişisel mesele” “Post kavgası” ve “Cemaatler arası kavga” da olamayacağını sıralıyor ve “kimsenin aklına gelmeyen” (!) ve “şimdiye kadar hiç telaffuz edilmemiş o müthiş gerçeği” (!)  açıklayıveriyordu: “Peki bütün bu seçenekler geçersiz ise... Geçerli olan ihtimal nedir? Hemen söyleyeyim: Bu olay meczup işidir.
İsmailağa Cemaati, içine aldığı kişiden radikal bir dönüşüm bekler. Dini bir altyapısı olmayan, eğitimsiz kişiler, bu cemaatin içine girer girmez doğal olarak büyük bir şaşkınlık yaşar. Bu şaşkınlık çeşitli marazlara neden olur. Hele kişinin sorunlu bir kişiliği varsa maraz daha da büyür. İsmailağa cinayetinin failinin kimliğine baktığımızda bu tipik marazın şahikasını görmekteyiz.”

Bravo Ahmet Hakan! Bu basit gerçeği biz “faniler” göremediğimiz için senden ne kadar özür dilesek azdır! Bravo Ahmet Hakan! Madem bunu söyleyecektin niye önceki yazıyı yazdın? Hadi yazdın, niye bir not olsun bile “bu konudaki kanaatim değişti” demedin? Bravo Ahmet Hakan! Zaten herkes bunu söylüyor. Sen herkesin zaten söylediği bir şeyi sanki “müthiş bir şey keşfetmiş” gibi söylemekle ne gibi bir “tespit” yaptığını sandın? Bravo Ahmet Hakan! Üç gün içinde olaya bakışını değiştiren ne oldu? Yoksa ilk kanaate varmakla “acele” mi ettin?  (Acaba birileri “kulak mı çekti” yoksa ya da  bizim bilemediğimiz bir “sır”ra mı vakıfsın?) Kendi söylediklerini zamanla reddeden çok yazar gördüm ama üç gün içinde değiştirmek tam bir rekor doğrusu! Biz şimdi hangi yazına inanalım? Bravo Ahmet Hakan! Seni bu “sıra dışı” ve “hızlı” tespitten dolayı kutlamalıyım!

O HALDE NE OLABİLİR?
Peki hakikaten bir “Meczup” olamaz mı? Olabilir tabii. (Çünkü yapı çok uygun. Bastırılmış kişilikler, dünyadan kopuk bir “gerçek” algısı, sorgusuz itaat, vb) Ama bu gibi olaylarda her “meczup” iddiası geçtiğinde ya da ortaya atıldığında benim midem biraz bulanır ve bir “yanıltıcı enformasyon” vakasıyla karşı karşıya olup olmadığımızı düşünürüm. Neden mi böyle düşünürüm ya da beni şüpheye düşüren nedir? 

Çok basit. Birincisi suikastlar tarihindeki  işlenmiş bir çok cinayet ya da saldırı nedense hep “meczuplar” tarafından ve “bireysel” olarak işlenmiştir. (Yani “akıllı” tek adam yoktur işin içinde!) İkincisi “meczup teorisi” suikastların arkasındaki asıl “yönlendirici irade”yi perdeleyen ve neredeyse hiç sorgulanmamasına yol açan en ideal formüldür. (Çünkü “Akıl dışı bir eylem olan suikasti ancak aklı yerinde olmayan adamlar yapabilir” diye düşünür ortalama akla sahip insanlar.) Örneğin 14 Nisan 1865 akşamı Washington Ford Tiyatrosu’nda bir piyes izlerken öldürülen ABD’nin en ünlü başkanlarından Abraham Lincoln, John Wilkes Booth tarafından öldürüldü. O zamanki iddialara göre Booth, bir meczuptu. Oysa bugün biliyoruz ki, Both’un arkasında çok başka siyasi ilişkiler ve “darbe planları” vardı. Aynı şekilde 1881’de suikaste kurban giden ikinci ABD başkanı James Abram Garfield’di. O da sözümona “işsiz güçsüz bir meczup tarafından” öldürülmüştü. Diğer bir başkan olan William Mc Kinley’i de bir “meczup” vurmuştu. Ve tabii 22 Kasım 1963’te Dallas-Texas’ta Öldürülen John Fitzgerald Kenndey’i vurduğu söylenen Lee Harvey Oswald’da bir “meczup”tu önceleri. Bugün artık suikastın bir “derin devlet işi” olduğu tartışılmıyor bile.

Bitmedi! Suikast olaylarında daha ilginç bir nokta var. O da “imal edilmiş suikastçılar”dır.  Bir başka deyişle “Beyin Kontrol” veya onunla eş anlamlı olmak üzere “Zihin Kontrol” projesi ve yöntemleri çerçevesinde ortaya sürülen suikastçılar olgusudur. Bunun en bilinen örneği Senatör ve Başkan adayı Robert Kennedy’nin 5 Haziran 1968’de Los Angeles’taki Ambassador Oteli’nde öldürülmesidir. Burada kullanılan suikastçı yaptığı hiçbir şekilde hatırlamayacak kadar beyni bloke edilmiş ve yönlendirilmiş olan Filistin kökenli bir genç olan Sirhan Beşara Sirhan’dır. Sirhan, olaya dair hiçbir şey hatırlamamakta sadece beyninde bir sesin ona “öldür” dediğini hatırlamaktadır. (Asıl neden senatör Kennedy’nin seçilmesinin “kesin” gözükmesi ve seçilmesi durumunda ağabeyinin katillerini bulma ihtimaliydi)  Aynı şekilde efsanevi Beatles grubunun üyesi John Lennon'ı 25 yıl önce 8 Aralık 1980 günü  John Lennon, eşi Yoko ile birlikte Dakota Apartmanlari'ndaki dairelerine dönerken “engellenemez bir itkiyle” öldüren ve sözümona “hayranı” olduğu söylenen banka memuru Mark Chapman, Lennon'u gördüğü zaman kafasında bir sesin kendisine, “Hadi yap, hadi yap” dediğini söylüyordu. (Oysa Lennon barışı savunduğu ve “komünistlere maddi yardımlarda bulunduğu için” öldürülmüştü.) Aynı şekilde 30 Mayıs 1981’de ABD başkanı ve eski artist Ronald Reagan’a suikast girişiminde bulunan John Warnock Hinckley Jr.’da bir “manyak” tı ve “Taksi Şoförü” filmindeki Judie Foster’a “takıntılı derecede hayran”dı. Sonunda oradan da “garip kokular” çıkmıştı! Ya 10 Eylül 2003 günü öldürülen İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh’in katili Mijailo Mijailoviç’e ne demeli? O da Lindh’i öldürmesi için kendisine “İsa’nın seslendiğini” söylüyordu. (Oysa biliyoruz ki Lindh Amerikan politikaları karşıtı çıkışları ve Guantanamo esirleriyle ilgili söylemleriyle tanınıyordu.) Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu konularda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler “Suikastlar” (Timaş. 2004) başlıklı kitabıma bakabilirler.

Sadece yabancılarda mı? Hayır, bizde de! Mehmet Ali Ağca’nın İpekçi cinayeti ve hele de Papa suikastı sonrası çizdiği tip bir “meczup”u andırmıyor muydu? Kartal Demirağ Özal suikastını “bireysel” gerçekleştirmemiş miydi? Danıştay cinayeti zanlısı Alparslan Arslan “meczup” gibi görünmek için özel gayret sarf etmiyor mu?  Oysa bugün hepsinde “derin” bir şeyler döndüğü  ortada değil mi?

Mustafa Erdal’ın bunlardan farkı ne? Linç edilerek öldürülmüş olması mı? Acaba sağ olarak ele geçirilebilseydi bize hangi “akıl sorunları”nı anlatacaktı? Karşımızda nasıl bir tip çizecekti? Ya  da “hiçbir şey hatırlamıyorum, içimden bir ses hocayı öldür dedi” mi diyecekti? Ne yazık ki bunu öğrenme durumunda değiliz. (Acaba Adli Tıp otopsisinde işin bu gibi yönleri de araştırıldı mı? Vücutta özellikle olağandışı bir kimyasal madde, uyuşturucu,vb buldu mu? Tabii yanı sıra hipnoz benzeri “telkin mekanizmaları” kullanılmış olabilir!) Varsa azmettiriciler ya da “yönlendiriciler” tarafından o gün çeşitli “işlemlerden geçirilerek” gönderilmiş olamaz mı? Fakat öldürüldüğüne göre artık bu sorular da havada kalıyor. Temiz iş yani!

Neyse ben her zaman sonuçlara bakarım. Bence işin tartışması biraz daha süreceğe benziyor. (Sonunda gene bir şey çıkmayacak o başka!) Bundan sonra manşetler “Laiklik Tehlikede” ye dönerse,  çoktandır varolan bir cemaatin sanki ilk kez ortaya çıkıyormuş gibi (28 şubatvari) yeniden “keşfi” sağlanıp, birden bire “Çarşamba Kurtarılmış Bölgesi” gibi laflar “rejim sorunu” biçiminde dönmeye başlarsa benim şimdiki “sakin kıllanmam” daha artacak. Ya da ne bileyim benzer olaylar aynı veya rakip cemaatten kişilerin de başına gelirse, birdenbire yeni “meczup”lar ortaya çıkarsa bendeki “paranoya” daha da katlanacak. (İllâ ki böyle demiyorum. Henüz erken.) Ancak o zaman ben olaya bir “operasyon” diyebilirim.

Yok bunlar olmazsa, o zaman hakikaten (?) bir “meczup”da olabilir , “cemaat içi ya da cemaatler arası çatışma”da! Hatta cemaatin elinde olduğu söylenen  “büyük miktardaki paralar”a yönelik bir “rant kavgası”da. Bu süreç tamamlanmadan söylenen her iddia ya da yapılan her yorum bana biraz “şaşırtmaca” gibi geliyor.

08.09.2006


Transcription
Powered By uckardes