İNFİAL

Atilla AKAR





Kitapları

komploteorileri

“Mafya: Yeraltının Kriminal Efendileri”

Profil Kitap. 2020

komploteorileri

“CERN Komplosu!.. Galaktik İstila!..”

Profil Kitap. Kasım 2018

komploteorileri

HEDEF EYFEL!..: Yeni Dünya Kaosu Tetiklenirken!..

Siyah Beyaz Yayınları. Ekim 2016

komploteorileri

Börü Budun : “Aşina Soyu”nun Muhafızları

Profil Yayınları. 2015

komploteorileri

Zihin Kontrol Operasyonları

Profil Yayınları. 2012

komploteorileri

Derin Devlet / Devletin Paralel İradeleri

Profil Yayınları. Kasım 2011

komploteorileri

Derin Dünya Devleti (Genişletilmiş 10. Baskısı)

Profil Yayınları. 2011

komploteorileri

Türk Mafyası

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Suikastlar Cumhuriyeti / Derin Tanrılar Kurban İstiyor!

Profil Yayınları. 2010

komploteorileri

Gizli Suikastlar / Şüpheli Ölümler (Genişletilmiş 2. Baskısı)

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Türkiye Komplolar ve Provokasyonlar Tarihi

Profil Yayınları. 2009

komploteorileri

Komplo Teorileri

Profil Yayınları. 2009

gizlisuikastlar

Gizli Suikastlar

Profil Yayınları. 2009

Suikastlar2009

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2009

Derin Devlet

Derin Devlet

Siyah Beyaz Yayınları. 2008

Mafya

Mafya

Timaş Yayınları. 2008

Kriminal Komplo

Kriminal Komplo

Profil Yayınları. 2007

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

İtiraf Ediyorum Paranoyak’ım !

Mephisto Yayınları. 2006

Kamikaze Operasyonu

Kamikaze Operasyonu

Timaş Yayınları. 2006

Casuslar

Casuslar

Timaş Yayınları. 2005

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Büyük Ortadoğu Kuşatması

Timaş Yayınları. 2004

Eski Tüfek Sosyalistler

Eski Tüfek Sosyalistler 3.Baskı

Babil Yayınları. 2004

Suikastlar

Suikastlar

Timaş Yayınları. 2004

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Timaş Yayınları. 2004

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Komploların Yüzyılı, Yüzyılın Komploları

Timaş Yayınları. 2003

Derin Dünya Devleti

Derin Dünya Devleti

Timaş Yayınları. 2003

Kıyamet Komplosu

Kıyamet Komplosu

Gendaş Yayınları. 2002

Öteki DSP

Öteki DSP

Metis Yayınları. 2002

Erotizm

Erotizm

BDS Yayınları. 1999

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

Kimlik Bunalımından Yenilenme Sıkıntısına Sosyal Demokrasi

GSD Yayınları. 1993

Horzum Labirenti

Horzum Labirenti

BDS Yayınları. 1990

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

Bir Kuşağın Son Temsilcileri: Eski Tüfek Sosyalistler

İletişim Yayınları. 1989









Danıştay Saldırısı ve Bir Analiz: Çok Alametler Belirdi! ( 20.08.2009 )



     

Danıştay Saldırısı ve Bir Analiz: Çok Alametler Belirdi!

Kıyamet inancına sahip her dinin kendine göre bir “Kıyamet beklentisi” ve “Kıyamet alametleri” vardır. Adeta bir “Kıyamet cetveli” sayılabilecek söz konusu alametler –bunları saymam uzun süreceği için geçiyorum- dinlere, mezheplere ya da din alimlerine göre değişebilse bile sonuçta kıyametten önce mutlaka “işaretlerin belireceği” ve bunların belli bir sıralama dahilinde gerçekleşeceği inancı değişmez. Ne var ki mevcut beklenti elbette ki bir “ilahi plan” ve “ilahi irade” doğrultusunda gerçekleşecektir ve bundan “inançlı” hiçbir insanın kuşkusu yoktur.


Diğer yandan –herşeyin ilahi iradenin tecellisi olduğunu düşünsek bile- bu dünyada kendi açısından “plan”lar yapan başka ve “ilahi olmayan irade”lerde mevcuttur. Ve onlarda –kendileri böyle adlandırmasalar dahi- toplumları ve insanları bir tür “kıyamet”e sürükleyecek girişimler içinde bulunurlar. Tabii ki burada kıyameti ilahi anlamından çok mecazi anlamıyla kullanıyoruz. Yanısıra bu tip olaylarda gerçekleşmeden önce kendilerine göre “alametler” gösterirler. Önemli olan bu “işaretleri” doğru okumak ve tedbirlerini buna göre almaktır. Dahası bu iradeler devletin, “derinliklerinde” veya zaten onlara paralel olan uluslar arası güç odaklarının bir yerlerinde kozalanmış şekilde vaziyet alırlar. “İşaretler”i de, işaret sonrası gelişmeleri de belirleyen bunlardır. Dolayısıyla son yaşanan durum bunlardan bağımsız olarak düşünülemez.


Ülkede bir şeylerin pişirilmekte olduğu (daha önceden de birçok “emare”si olmakla birlikte) kafamda önce Cumhuriyet saldırısı ile şekillendi ve bu saldırı söz konusu “alametler”den biriydi. Eğer araya Fehmi Koru ve Pentagon yazıları öncelikli olarak girmeseydi bu konuda yazmaya başladığım ama yarım kalan “Arkası gelecektir” başlıklı yazıda şu ifadelerim geçmekteydi. “Cumhuriyet saldırısı birkaç kendini bilmez ‘mürteci’nin eylemi olarak algılanamaz. Hedef doğrudan laik hassasiyetleri olan kadro ve kesimleri belli bir psikoloji içine sokmak ve bunun üzerinden eylemlerin şiddetini arttırarak fiili bir atmosfer yaratmaktır. Olay tipik kontrgerilla yöntemleriyle birilerinin ‘düğmeye bastığı’nı göstermektedir. Bu yüzden Cumhuriyet saldırısı anlık bir olay değil, bilinçli olarak başlatılan bir sürecin ilk işaret fişeğidir. Herne kadar başbakan ve pek ‘akıllı’ çevresi ‘bu gazeteyi zaten kaç kişi okuyor ki’, lakaytlığı ile düşünüyor görünse de (sanki sorun gazetenin tirajı imiş gibi) Cumhuriyetin laik kitle ve kadrolar üzerindeki tirajıyla doğru olmayan etkisini ve simgesel değerini anlamamaktadırlar.Bunu böyle okumayanlar önümüzdeki süreçte muhtemel gelişmeleri yorumlamaktan aciz kalacak ve birilerinin tayin ettiği dayatmaların iradesiz oyuncağı haline gelecektir. Eğer gelişmeler tahmin ettiğim mecrada seyrederse gelecekte Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini yazanlar Cumhuriyet Gazetesi saldırısını bir ‘milat’ olarak almak zorunda kalacaklardır. Bu eylem sonu ‘darbe’ye kadar gidebilecek bir ‘kaos projesi’nin hayata geçirildiği andır. Muhtemelen arkası gelecektir. Ve hedeflerin üst düzey laik kişi veya kurumlar olması güçlü bir ihtimaldir.”
Tahminimde yanılmadım ve arkadan birkaç gün geçmeden Danıştay saldırısı yapıldı. Saldırının şekli gerekçesi daha önce Danıştay’ın ilgili dairesinin aldığı türbanla ilgili bir karardı. Olayı gerçekleştiren ise Alparslan Arslan isimli bir avukattı. Saldırı neticesi ise bir hakim ölmüş dördü ise yaralanmıştı. Cumhuriyet’e ise zanlının ifadelerine göre “domuz karikatürü” sebebiyle saldırılmıştı. Vakit Gazetesi’nin bu konudaki manşeti ise saldırganı olayı gerçekleştirmeye iten en önemli “kışkırtma”ydı. Yani şeklen her şey “irticacı fanatik ve terörist” senaryosuna uygun görünüyordu. Bunlar “derin mevzular”dan az biraz çakanlar için işin kurgusu ve kamuoyuna pazarlanan ambalajından başka bir şey olamazdı. Nitekim benim içinde öyle oldu ve nedense benim mantığım başka türlü çalışıyordu!


KOMPLONUN ZEMİNİ
Peki beni böylesi bir “analiz”e ve yeni saldırılar beklentisine götüren nedenler ne idi? Şimdi bu çerçevede “Niçin”, “Nasıl”, “Arkasındaki güç ne”, “Hedef Kim?” sorularına tek tek açmaya çalışayım:
- Birincisi Türkiye’de uzun süredir bir “kırılma”nın altyapısının oluşturulma süreci yaşanıyordu. Mevcut “siyasi seçeneksizliği” aşma yönünde gerek devletin eski/yeni üst kadroları ve belli mahfillerce bir arayış başlatılmıştı. Bu konuda muhtelif kombinasyon hesapları yapıldığı belli olmaktadır. (Demirel’in “Türbanlılar Arabistan’a gitsin” çıkışı, Solda Yılmaz Büyükerşen ismi altında birlik arayışları, Cumhurbaşkanı ve İlhan Selçuk görüşmesi,vs) Ancak bunlar sadece normal ve "demokratik" zeminde tanımlanabilecek arayışlardır.
- Bu kadroların bir kısmına göre AKP iktidarının “demokratik yol ve yöntemlerle” görevden uzaklaştırılma imkânları giderek daralmaktaydı. Meclis içi veya AKP’nin “altı oyularak” bir “bölünme” yaratma da mümkün görünmüyordu. Bu durumda AKP “başka yollarla” iktidardan uzaklaştırılmalıydı.
- Hükümetin bir “erken seçim” seçeneğine yönelmeyeceği belli olmuştur. (Dikkat edilirse saldırı Recep tayip Erdoğan’ın bu konudaki açıklamasından az sonra yapılmıştır.) Böylelikle doğabilecek yeni bir meclis aritmetiği imkânı kalmamıştır.
Erken seçimden ümidini kesenler “Eğer Menderes seçime gideceğini açıklasa idi 27 Mayıs olmazdı.” hatırlatmalarında (!) bulunmaya başlamışlardır. Dahası bir erken seçim şartı zorlansa bile AKP’nin oy kaybına uğramayacağı bugünkü koşullarda aşağı yukarı belli olmuştur. Hatta oyunu yükseltme ihtimalinin mümkün olduğu kanaati ortaya çıkmıştır. AKP’nin alternatifi olabilecek bir “merkez sağ” ise ortada gözükmemektedir.
- Ancak “kırılma”nın ana dinamiği yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Tayyip Erdoğan’ın “erken ortaya atılan” adaylığı tartışmaları ve mevcut parlamento çatısı altında seçilmenin “garanti”de oluşu süreci hızlandıran bir “katalizör”dür. Dikkat edilirse burada da “türban” simgesi öne çıkmaktadır. Tayyip Erdoğan’a kendisinden çok “eşinin türbanlı oluşundan dolayı” karşı çıkılmaktadır. Derin kavga semboller düzeyinde algılanmakta ve verilmektedir. Bunun üzerinden süren kavgada Çankaya’ya “Türbanlı eşi olan birinin çıkması” karşıt güçler açısından “Cumhuriyet’in son kalesi”nin de düşmesi olarak tanımlanmaktadır. Temelinde çok başka sınıfsal çatışkılar yatsa da en azından insanların bilincinde böyle tarif bulmaktadır. AKP ve Erdoğan’ın bu konuda da “geri adım atmayacağı” aşağı yukarı belli olduğu ve bir “uzlaşma” şimdilik mümkün görünmediği için aynı çatışkının dinamiği kendini sürece dayatmaktadır. Yarın öbür gün bu durum bir fiili bir “Cumhurbaşkanlığı Krizi”ne dönüşür ve Tayip Erdoğan’ın adaylığında ısrar edilirse birilerinin “Nihai ve kesin darbeyi” vurmayacaklarının hiçbir garantisi yoktur. Ve her nedense bu konuda 12 Eylül’ün gerekçelerinden birinin de “Meclisin cumhurbaşkanını seçememek” olduğunu hatırladım. Burada gerekçeler ve koşullar farklı görünse de bugün çok daha “sembolik” bir önem kazanmıştır. Birileri sanki iktidara bu konuda “geri adım attıracak” bir planı yürürlüğe koymuşlardır. Hükümetse halen “halk çoğunluğuna dayanmanın” ve “seçimle işbaşına gelmenin” yettiği argümanına sarılarak bu konudaki çiğliğini sürdürmektedir. “Liberal aymazlık” böyle bir şeydir!
- Ancak, yukarıda saydığım nedenler sadece işin “objektif zemini”dir. AKP’den “rahatsız” olan herkesin “işin içinde” olduğu anlamına gelmez. O halde bu gerilimi “tırmandıran” veya “kaşıyan” bir başka “belirleyici” odak aranmalıdır. Bence bu odak “içten” ziyade “dış mihraklı”dır. “İç uzantılar” olayın sadece dekoratif malzemesini hazırlamakta kullanılan “taşeron”dan öteye geçemezler. Burada esas olarak olaya bir “dış odak”ın kendine “iç ortak”lar veya “uzantılar” da bularak harekete geçmesi olarak bakılabilir. Zaten “zurnanın zırt dediği yer”de burasıdır. Olup biten aslında uluslar arası güç odaklarının Türkiye üzerine bir planıdır. Doğrudan doğruya bir “operasyon”dur.
Öyle görünüyor ki, bu konuda şimdiye kadar “ABD desteği”ne güvenen hükümetin altından bu toprak yavaş yavaş kaydırılmaktadır. Düne kadar ABD’de Neo-Con/Jinsa ideologların “Türkiye’de İslamo-Faşist bir iktidar” tespitleri yaptıkları, “Türkiye Cumhuriyeti’ni Laik-Kemalist geçmişinden kopartmaya çalıştıkları” türünden söylemleri hatırlanırsa olay daha “anlamlı” bir hale bürünebilir. Öyle tahmin ediyorum ki, ABD’de deki bu çevreler böylelikle Türkiye içindeki asker-sivil kimi “zinde güçler”e göz kırpmışlar ve flört teklifinde bulunmuşlardır. Öyle görünüyor ki “içte” kimileri ya bu teklife balıklama atlamışlar ya da “sıcak baktıkları” sinyalleri yollamışlardır.
ABD’deki bu kliğin aslında söylemek istediği şudur: “Siz AKP’den rahatsız ve laiklik konusunda bu kadar endişeli misiniz? Güzel! Alın hayrını görün. Nasıl istiyorsanız öyle yapın. Biz buna karşı çıkmayacağız. AKP’den desteğimizi çekecek ya da en aza indireceğiz. Siz istiyorsanız onları parça parça edebilir, Arena’da arslanlara bile parçalatabilirsiniz. Hatta sizin işinizi kolaylaştıracak operasyonlara imza bile atabiliriz. Buna karşılık sizden tek isteğimiz var. Siz laikliğini ve cumhuriyetinizi bu “bela”dan kurtarırken bizde ardından gelecek iktidarın biçimi ne olursa olsun – bu görünürde “Kemalist” bir darbe konseyi bile olabilir- yeter ki, bizim bölgedeki çıkarlarımıza aykırı tutum almasın. Bize karşı bir tutum sergilemesin. Daha da önemlisi başta İran olmak üzere, BOP çerçevesindeki planlarımıza ayak bağı teşkil etmesin.” (Ne ilginçtir ki tam bu esnada “Eylemcinin İran’ın Kum kentinde eğitim gördüğü” bazı kulaklara adeta fısıldanmaktadır!) Bu dolayımda hissettiğim odur ki, pazarlık bu çerçevede yapılmıştır. Üstelik bu pazarlık veya kontakların “masa başında” karşı karşıya olması bile gerekmez. Bunu birilerine fısıldamaları veya “yeşil ışık” yakmaları yeterlidir. Sonuçta dün “Amerikancı bir İslam”a “evet” dedikleri gibi bugünde “Amerikancı bir Kemalizme” kapı aralanmaktadır. Birileri de buna tav olmuş olabilirler! Zaten NATO’cu konsept alışkanlıkları içinde Türkiye’nin çıkarının ABD ile birlikte davranmak olduğunu düşünen bir dinamik de mevcuttur. Genelkurmay başkanı Orgeneral Özkök’ün danıştay cinayeti sonrası verdiği “protestoların sürmesini” isteyen talihsiz ve “tava gelen” demeci bazı açılardan anlamlı olabilir!
- Fakat burada bir “sorun” daha vardır. Türkiye’de elinden gelse AKP’yi ve dolayısıyla hükümeti “bir kaşık suda boğmak” isteyecek “Ulusalcı güçler” vardır. Bunların AKP ile olduğu kadar ABD ile de çelişkileri mevcuttur. Bu kesimler AKP’nin her ne yoldan olursa olsun gitmesine “evet” diyebilecekleri kadar ABD’nin gelip yerleşmesine “evet” demeleri kırmızı kar yağmadığı sürece pek mümkün görünmemektedir. O halde bunlarında önü kesilmeli ve özellikle ordudan “ABD karşıtı” bir programa sahip hiçbir çıkışa imkân ve ihtimal verilmemelidir. Kaldı ki, Türkiye’de tavan yapan “ABD karşıtlığı” tüm akımlara şu veya bu ölçüde hakimdir. Zaten ABD’nin bir anlamda AKP’yi “gözden çıkartması”nın bir nedeni de budur. Hükümet üst yönetimi ABD politikalarını uygulama konusunda ne kadar “hevesli” ve “diyet öder” gibi davranırsa davransın tabanına ve partisine aynı nedenle hakim olamamış ve “1 Mart şoku”nu yaşamıştır. Ve bu duruma rağmen İran konusunda daha “aktif” bir tutum izleyebileceği beklenemez. (Oysa cenaze töreni esnasında gaza gelen laik kitleler "Mollalar İran'a" sloganı atabilmiştir.) Zaten ABD’de bundan ümidini kesmiş ve AKP ile Recep Tayyip Erdoğan’ı “feda edilebilir” görmeye başlamıştır. Bunun ABD için “safra atmak”tan öte bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. AKP’nin kalması veya gitmesi ABD açısından anlamını yitirmiştir. Diğer bir deyişle AKP ve hükümet “satışlara gelmiştir”! Hatta bu bir anlamda “cezalandırma” olarak da düşünülebilir. Onun için “Kaos Projesi” devreye sokulmuştur. Türkiye suni bir “Laik/Anti-Laik” gerilimine sokularak hükümete “gücünün sınırları” hatırlatılmıştır.


HEDEFTE HEM AKP HEM DE “ULUSALCILAR” VAR
Peki böyle düşünmeme neden nedir? Şimdi sağlı-sollu birçoklarının belki anlayamayacağı veya kızacakları bir tez ileri süreceğim. (Ben birilerine şirin görünmek veya onların goygoyculuğunu yapmak için değil, inandığım doğrultuda mümkün olduğu ölçüde doğru ve “somut” bir analiz yapmaya çalışıyorum.) Burada hedefte bir araya gelmesi imkânsız gibi görünen (Ki zaten gelmemişlerdir) iki kesim hedef tahtasına konulmuşa benzemektedir. Buna “Bir taşla iki kuş vurma” stratejisi de diyebiliriz. Kaderin garip bir cilvesi olarak hükümet ve ulusalcıların bir bölümü aynı kefeye konulmuştur. Onlar üzerinden ordu içindeki bazı “klik”lere mesaj ve gözdağı veriliyor gibidir.
Sonuçta ana logo “Cumhuriyet’in temellerine” bir saldırı olarak konulabilirse de gerçekte ilk hedefin öncelikle hükümet olduğu söylenebilir. Eylem sonrası en zor ve çaresiz durumda kalan hükümet olmuştur. Eylemin amacına uygun olarak ajite edilmiş “Laik kitleler” cenazede hükümet üyelerine adeta saldırmışlar, başbakan ise Antalya’da bir kavşak açılışına gitmek zorunda kalmıştır. Dahası eylemin formatından dolayı (Şeriatçı/ gerici???) hükümet “Katil” olarak tanımlanmıştır. Eylem hükümet sorumlu gösterilerek (Ki, gerçi bunda başbakanın ve meclis başkanının bazı basiretsiz çıkışları etkin olmuştur) büyük zan altında kalmıştır. Aynı şekilde ana muhalefet partisi CHP’nin genel başkanı Deniz Baykal’ın “gerilimin peşine takılma ya da onun üzerinden prim yapma” siyaseti kim ne derse desin bence tutmuştur. Bu anlamda başbakanın –Deniz Baykal’ın olaydaki dahli tartışılsa bile- olayın hemen ertesinde yaptığı “Derin Komplo” teşhisi bence de doğrudur. Diğer bir deyişle başbakan “kedi olalı ilk defa bir fare tutmuş”tur! (Umarım bu sözümden dolayı “kedili karikatür” olayında olduğu gibi bana da dava açmaz. Çünkü amaç hakaret değil bir deyişten hareketle durumun tespitidir.) Ancak şunu da belirteyim ki başbakan yarın öbür gün işine gelmediği herhangi bir konuda “bunlar komplo teorisi” derse ona bu lafını da hatırlatacağım!
Peki “olayın arkasında ABD olduğunu ve ulusalcıların da hedef olduğunu nereden çıkartıyorsun?” derseniz şunu söyleyebilirim. Ancak ondan önce bir noktayı belirtmeliyim. Beş yıldır komplo teorisi alanında söz söylemeye çalışıyorum ve söylediğim birçok şeyin isabetli olduğunu bizzat görüyorum. Ancak her olayın arkasında “ABD-İsrail-İngiltere bloğu var” anlayışını da kişisel olarak çoktan aştığımı düşünüyorum. “4. Dünya Savaşı” tespiti yaptığımdan beri böyle. (Örneğin Madrid, Londra hatta İstanbul saldırılarının kimilerinin hazırlop ve konserve şekilde belirttiği gibi aynı blok tarafından yapılmadığını düşünüyorum.) Artık daha “olgun” ve daha “soğuk kanlı” değerlendirmeler peşindeyim. Ancak bu olayda “ABD izi” aramama asıl neden olay sonrası saldırganın otosunda bulunduğu söylenen “Ulusal Haber” (Bildiğim kadarıyla böyle bir haber ajansı yok. Sadece “Ulusal Kanal” var ve yönetmeni Serhan Bolluk zaten reddetti.) “Vatansever kuvvetler Güç Birliği Hareketi” ne ait kartvizitlerdir.
Söyleyin bana Allah aşkına? Siz bunlar tarafından azmettirilen bir eylemci olsanız bunların kartvizitiyle eyleme gider misiniz? Demek ki birileri bunların orada “bulunmasını” özellikle istemişler. Söz konusu “Vatansever kuvvetler Güç Birliği Hareketi” ve azmettirici olduğu söylenen ordudan atılma eski yüzbaşı Muzaffer Tekin hakkında hiçbir bilgim yok. Sadece dün akşam SKY kanalında Serdar Akinan’ın programında adamın arkadaşlarıyla yapılan röportajı izledim. Bana son derece samimi ve ikna edici geldi.Tabii herkese Glock marka silah dağıttığı söylenen birinin kendine bıçakla "harakiri" yapmaya kalkması çok garip. Olayın başka türlü de gerçekleşme ihtimali var gibi. (Yarın öbür gün hepimizin başına bu tip bir kartvizit ya da provokatif deliller olayı gelebilir!) Buradan hareketle söyleyebilirim ki, eylemi yapanlar aynı zamanda yükseldiği söylenen “Ulusalcı Dalga” içindeki kimi güç veya kesimleri tasfiye etmek, zan altında bırakmış istemişlere benziyor.
Bu da benim “teorimi” destekliyor. Adı geçen “ulusalcı grup” kimdir, ne kadar “masum”durlar ve derin saflaşma içindeki konumu nedir bilmiyorum. Sadece mantık yürütüyorum. (Ki, edindiğim intiba üyeleri sanırım çoğunlukla eski subaylardan oluşuyor) Burada komplo içinde komplo var gibi. Eylemci bu grubun içine sızmış bir ajan da olabilir. Veya "ulusalcı"(?) gruplar da "homojen" değildir. Aralarında rekabet veya bizzat o amaçla "kurdurulmuş" gruplar da olabilir. Biri diğerini tasfiye etmek ve "Anti-AKP hareket tekelini" eline almak istemiş olabilir. Eylem ile hem laik hassasiyetler taşıyan insanlar kışkırtılmış hem de buna inanmayıp da olayın içinde komplo arayanlara muhtemel bir “sahte adres” gösterilerek “bakın azmettiriciler” denmiştir. Nedense kendimi “Kurtlar Vadisi” dizisini seyreder gibi hissediyorum! Varsayıyorum ki ordu içindeki samimi “Anti-ABD” güçler böylelikle rekabet ve seçenek alanından silinmiş olsun. Meydan pek de ABD karşıtı olmayan ama anti-AKP olan diğer “klik”in eline kalsın. Hesap mantıklı ama çarşıya ne kadar uyar bilinmez!
Uzatmayayım, tezimi söylüyorum. ABD’deki gözü dönmüş klik eğer Türkiye’de “AKP karşıtı” bir hareket olacak ya da bir “darbe” yapılacak ve bunun “önlenemez” olduğunu düşünüyorsa bu durumda şunu yapacaktır. Bari bu hareket bana karşı bir seyir izlemesin hatta mümkünse benim inisiyatifimde gelişsin. Kendi açısından son derece mantıklı. Bunun içinde bana karşı olduğu tescilli güçleri önce silmeliyim ki, yarın öbür gün yeni bir “baş ağrısı” olarak üzerime dönmesinler. Doğru mu? Bilmiyorum! Ama bana çok mantıklı geliyor. Çünkü ABD açısından tek bir sorun vardır ve Türkiye’yi AKP mi, CHP mi, MHP’mi ya da ordunun mu yönetiyor oluşunun fazla bir önemi yoktur. Onun açısından önemli olan tek nokta kendisiyle uyumlu bir “partner”in bulunabilmesidir. Bunun için “göle maya çalmak” dahil her seçeneği değerlendirebilir!
Bu arada bağlantı noktası gelmişken eyleme “Bu Türkiye’nin 11 Eylül’üdür” gibi abes bir laf eden Ertuğrul Özkök’e de bir hatırlatmada bulunmak lâzım. Danıştay baskınının 11 Eylül’le tek benzerliği varsa o da olay sonrası bırakılan “sahte kanıtlar”dır. 11 Eylül sonrası “Müslüman Korsanların” araba ve evlerinde nasıl Kur’an, uçuş broşürleri, uyduruk ve bozuk bir üslupla yazılmış sözümona “İslami veda mektubu” hatta şefleri olduğu iddia edilen Muhammed Atta’nın her şeyin yanıp kül olduğu ikiz kulelerin yakınında pasaportunun gıcır gıcır bulunması gibi bu olayda da sahte ve hedef şaşırtıcı kanıtlar teröristin arabasında bulunmuştur. Olayı kışkırtmakla suçlanan Vakit gazetesinin ilgili nüshaları, bazı “Ulusalcı/Kemalist” örgüt ve kişilerin kartları,vs. malzemeler hazırdır ve iş yemeği pişirmeye kalmıştır.
O yüzden herkesin bu olaydan kendine düşen payı çıkartması ve “tetikte” olması lâzımdır. Eğer birileri “AKP’nin gitmesine” ve “Türkiye’nin karıştırılmasına” karar verdiyse bu süreç zorlanacaktır. Yeni saldırılar, suikastlar gündemden düşmemiştir. Tam tersine beklenmelidir. Bugün bu kesimden yarın bir başka kesimden! Devlet menşeine bakmadan tüm aydınlarını ve kritik kurumlarını koruma altına almaya bakmalıdır. (Tabii öyle bir bilinç varsa. İstanbul valisi Muammer Güler’in kulakları çınlasın!) Bu oyunu sadece “görünenin arkasındaki görerek” bozabiliriz. Herkes kendine pay çıkartmalı. Öncelikle AKP ve CHP ortamı daha da gerecek beyan ve davranışlardan kaçınmalı. Başta Vakit ve Cumhuriyet (Domuzlu karikatür de nereden çıkmıştı?) Gazetesi olmak üzere tüm basın “kışkırtıcı” ve “hedef gösterici” manşetlerden kaçınmalı. Cumhurbaşkanlığı sorunu muhakkak bir “demokratik uzlaşma” ile hal yoluna konulmalıdır. “Türban” bu ülkede bir gerilim simgesi olmaktan acilen çıkartılmalıdır. Eğer ordu içinde birtakım “zinde güçler”in planları varsa adım atmadan önce muhakkak bu hareketlerinin “kimin değirmenine su taşıyacağını” iyiden iyiye hesap etmelidirler. Zemin iyice kayganlaşmış ve “Büyük Aktör” kendi senaryosuyla sete inmiştir. Yapımcılığını ve rejisörlüğünü de kendi yapacağı bir film çevirme peşindedir. Gördüğüm ve zannettiğim budur.
Kendimde tutum olarak bir “laik” olmakla birlikte, bu olayda “laik güçler”in beni oldukça şaşırttığını itiraf etmeliyim. Gelenekleri itibariyle en “rasyonel” olması gereken bu kesimin mensupları son derece irrasyonel tepkiler göstermişlerdir. Açıkça söylemeliyim ki, daha önce çok kayıp ve “şehit” vermiş bu kesimler olay ertesinde çok kötü bir sınav vermişlerdir. “Neler oluyor?” demeden kendilerine yutturulan senaryoya doğru doludizgin yönelmişlerdir. Öznel niyetleri bu olmasa bile nesnel olarak komplonun tarafı ve aparatı durumuna düşmüşlerdir.
Başbakan ve hükümete ise özel bir “tavsiye”de bulunmak hiç içimden gelmiyor. Tek tavsiyem hazır jetonlar düşmüşken, bir sürü gereksiz adam yerine hemen birkaç “komplo teorisyeni”ni yanlarına “komplo danışmanı”olarak almalarıdır. Belki onlar ona aklı başında birkaç şey söyleyebilirler. Bana gelince “beter olsunlar” demeyeceğim ama benden medet ummasınlar! Onlar için değil verecek akıl parmağımı bile kıpırdatmam. Bunun için siyasi nedenlerden ziyade yeterince “kişisel” nedenim olduğunu düşünüyorum. Bu nedenlerin ne olduğunu onlar gayet iyi bilirler!
Dikkat edilirse şu ana kadar Alparslan Arslan’ın kimliğine dair fazla bir şey söylemedim. Hatta hiç söylemedim. Çünkü o sadece bir “tetikçi”dir. Bu ülke Mehmet Ağca’ları da, Kartal Demirağ’ları da gördü. Nasıl onlardan hiçbir şey çıkmadıysa bundan da çıkmaz. Onun için üzerinde durmak bile yersiz. (Elbette ki polisiye olarak olayın üzerine gidilmelidir ve gidiliyor da. Ama Erdoğan ve arkadaşları bu olayın “polisiye deşifresi” ile işi halledebileceklerini zannediyorlarsa çok yanılıyorlar. Komplocuların stoklarında daha çok harcanacak “tetikçi” vardır!) Önemli olan olayın analizidir ve bana göre budur. Yanılıyor olabilir miyim? Elbette! Sonuçta bu bir “analiz”dir ve "teorik" bir izah çabasıdır. Olaydaki bağlantı noktalarından herhangi birinin içinde durmadığınız sürece buna tam vakıf olmanız mümkün de değildir. Ama “alametler” bunu gösteriyor.
“Sur Borusu”nun üflenmesine az kaldı! Ve ondan sonra “nedamet” getirmek “kayıt defteri”ne işaretlenmeyecektir!...
22.05.2006


Transcription
Powered By uckardes